09 Haziran 2009 Salı

Masumiyet müzesi

Bu kitabı okumaya başladığımda zaten garip bir ruh hali içerisindeydim. Bir de kitabı okuma sürecinde yer yer gözümün sulanması, yer yer kalp atışlarımın hızlanması, yer yer attığım kahkahalar ruh halimi daha da garipleştirdi sanırım. Bu garip ruh halimin, alışık olduğum mekanlardan, insanlardan ve nesnelerden uzak olmamla çok alakası var bunu biliyorum. Diğer yandan, geçici bir süre için bulunduğum Viyana' da bir türlü hayata dahil edememem kendimi, sanırım gidecek olduğumu beynimden atamamam ve alışmaları kaldıramamamdan.
Alışmalar, bu kelime canımı sıkıyor. Alışmaktan korkuyorum. Ve masumiyet müzesindekinin tam aksine, anıları biriktirmekten korkuyorum. Geçmişi tamamen unutmak, silmek istiyorum. Neden? O anıların biriktirilmesi bana daha çok acı verir. Neden kimilerini anılarını anımsatacak nesneler mutlu ederken, kimilierini mutlu etmez? Ve ben sevmeyi unutturmam gibi kendime, ne zaman bir şey birktirme isteği olsa içimde hemen onu durdurmaya çalışırım. Veya, bir türlü elimden çıkaramadığım eski nesneleri tesadüfen bir yerlerde görmek bana acı verir. Gerçekten tebbrikler, bu insanlar çok güçlü olmalı ki anılarıyla bu kadar iç içe yaşayabiliyorlar. Hatta yaşamaktan öte bu onları mutlu ediyor.
Masumiyet müzesi bu akşam beni yazmaya itti. Hayatımın bir müzesini kurmak belki güzel olabilirdi ama bir eski fotoğrafa bakmak bile gözlerimi ıslatırken, böyle bir müze nasıl yapardı tahmin bile edemiyorum. Güzel çirkin her anıyı unutmak istemem, sonunda ikisinin e acı vermesindendir. Mutsuz mutlu dedim bu yüzden kendime, beni çok iyi tanımladı bu ikili. Saatler filminden bir cümle hep aklımda olsa da, yaklaşık şöyle bir şeydi: bir sabah şafakla uyandığımda bunun hayatımdaki en mutlu şey olduğunu düşündüm ve tabii daha çok mutluluk geleceğini. Ama bu hiçbir zaman olmadı, çünkü mutluluk tam da o andı. Bu cümleyi tekrarlayıp dururum, ve anı ıskalamamaya çalışırım. Bunu yaparken bazen dozu kaçırır ve mutsuzluk yaratacak anlar yaşatırım kendime. Konu dağıldı yine. Sonuç olarak, biriktirmek bana göre değil, ailemle yaşadığım evde bir oda dolusu eşyamın varlığı bile kimi zaman beni üzüyor. Hiç eşyasız olmak istiyorum, böylece hep gitmek daha kolay olmaz mı? Sevdiğim şeylerle dolu bir müze olduğunu düşünüyorum da, gitmek imkansız olurdu...

29 Nisan 2009 Çarşamba

geç kalmış yazılar...

Ben Viyana'da günümü gün etmekteydim. Ama bir yandan daduygusal tarafım bazen baskın çıkmaya çalışmakta, beni bir hüznün içine sürüklemekteydi. İşte böyle zamanlarda, Avusturya, Fransa gibi bilimum ülkelerin ucuz şaraplarını yudumlamaktaydım, çünkü onlar bizimkiler gibi göpek öldüren cinsinden değilllerdi.

Gel zaman git zaman şehre alışmakta, sokaklarda yalnız yalnız sürtmekten keyif almaktaydım. Ama, diğer Bihter ortaya çıktığında durum hiç de böyle değildi, yani şu gününü gün eden, nerde sabah orda akşam kıvamındaki Bihter... Gün geçtikçe duygularımı yitirdiğimi düşünmekteydim fakat rüyalarım aynı şeyi söylememekteydi. Misal, bazı komik rüya verileri bulunmakta elimde; ne kadar az tişört getirdiğimi düşündüğüm bir günün akşamı rüyamda, İstanbul'a gitmekte ve ne kadar tişörtüm varsa hepsini almaktaydım =), başka bir rüyamda, gündüz bir iğne iplik niye getirmemişim diye düşünüp akşam rüyamda istanbul'a gidip ve iğne iplik almaktaydım. Yani artık ne anlam çıkarmak gerekir bu rüyalardan, evimi mi özlemekteydim yoksa Viyana' da tişört ve iğne iplik satılmamakta mıydı?

Uzun lafın kısası, vatan millet değil de, insanın büyüdüğü yer alışık olduğu yer özleniyormuş. Vatan millet deyip de milliyetçi söylemlere girmek istemiyorum ama alışkanlıkları terketmek zormuş hakikaten. Tabi, bu yeni yerlere alışamayacağım anlamına gelmiyor ama, vakit lazım, hem de çok, öyle dört ayla falan olacak gibi değil bu işler...




31 Mart 2009 Salı

tutunamamak

sanırım oldukça doldum, uzun zamandır içimde biriktirdiğim duygularımı yazmanın vakti geldi. ama her zaman olduğu gibi internet ortamına güvenmediğim için yine tedirgin yazıyorum hep kalem kağıtla yazmak istedim, el yazısıyla, ama üşendim hep, oysa çok daha dolu ve duygulu geliyor bana kağıt ve kalem. burda sanki duygular değerini yitiriyor gibi. bilmiyorum...

tutunamayanlar diye bir film izledim ve intenette biraz araştırma yaptım, ekşi sözlükte karşılaştığım yorumlar, bu isimde bir de kitap olduğunu hatta şarkı da olduğunu gösterdi bana. biraz baktım, güzeldi hep, ama mazoşistçe bir güzellik... kabuk tutmuş bir yarayı koparmanın zevki veya apse yapmış bir dişe bastırmanın zevki gibi bir şeydi. ve her zaman düşündüdüğüm gibi yine aklımdan aynı cümleler geçti; birçok şeyi başarmış olmama rağmen veya etrafımda br sürü insan, sevdiklerim olmasına rağmen neden bir şeyler eksikmiş gibi geliyor ve neden hiçbir yere sığamıyorum...

bilmiyorum bu soruların cevabını, evet bilmek isterdim, çünkü her gün hayatın anlamını sorgulamak artık sıkmaya başladı ve bazen kurduğum cümlelere kendim bile inanmamak... hayata karşı güçlüyü oyanamak belki de... kim bilir...

yazmak istedim ama hep, içimde öyle duygular vardı ki, yazmak sanki bir dışavurum olacaktı benim için, ama cümlelerimi kurarken gözlerimin dolması, yine bir şeyleri sorgulamama sebep oluyor... "bir dakka yani ben mutlu değil miyim?" gibi, ya da bu yanlış soru, çünkü bu duygu mutlu olmamaktan farklı. mutlu değilim dersem hem kendimi hem çevremdekileri kandırmış gereksiz bir bunalımın içine girmiş olurum. ama bu içimdeki duygu öyle farklı bir duygu ki, mutlaka yaşayanlar vardır, kendimin hiçbir zaman tek olmadığımı çoğu kez tecrübe ettim ve öğrendim.

gerçekten bilmiyorum, hayatla verdiğim bu mücadelenin sonucu nereye varacak ve kaybeden olmayı asıl tercih eden ben miyim? yoksa kaybeden değilim de tüm bunlar bir kuruntu mu?kendime dışarıdan bakabilmek, gözlemleyebilmek isterdim, tıpkı yanlışlıkla hipnoz edildiğimde, sanki ruhumun bedenimden ayrılıp da beni yukarıdan izlediğini hissetmem gibi. o bilinçlilik durumu ile kendimi görebilmek gerçekten hoş olurdu. ya da gerçekten bilmiyorum, her şey bir oyun gibi bazen, bu oyunun aktirisleri aktörleriyiz biz de, ama neden oynuyoruz bu oyunu? neden? sanat için mi toplum için mi? benim bu oyundaki önemim nedir?yoksa tüm bunları sorgulamamak en doğrusu mu?

-saçmalamayayım değil mi mutlu?
-evet mutsuz kapa çeneni!
-tamam tamam, bağırma.
-uzattığının farkında mısın?
-peki, sustum, oyuna devam.
-süper, sus ve rolünü iyi yap...

22 Şubat 2009 Pazar

heyecan

beş aylık viyana ve avrupa serüvenine sadece 2 hafta kaldı ve içimde acayip bir heyecan var. bir yanım he şey çok güzel olacak derken, bir yanım, bir şeyleri burada bırakmaktan korkuyor. içimde hep bir değişim isteği vardı ve sonunda gerçekleşecek, umarım iyi yönde gelişecek her şey. ama bir yandan da hala gidemeyeceğim diye bir korku var içimde. off bir gitsem, oradan yazsam şu satırları.. ancak gittiğimde farkına varacağım zaten şimdi hala bir hayalmiş gibi geliyor. bu kadar büyütüyorum çünkü, yıllardır yapmak istediğim şeyler bir bir gerçekleşiyor, bunun farkındalığı ve bu kadar adım adım bir şeyleri yaaşıyor olmak, bana inanılmaz bir heyecan ve keyif veriyor. hayatımın gideceği yöne karar verebiliyorum ve yolumu çizebiliyorum, kendimi güçlü hissediyorum ama bir yandan da bu güçlülüğün sorumluluğu beni korkutuyor bazen. tabi bir de ben yokken annemin neler yapacağını düşünüyorum, çok üzülecek ama kabullenecek tabii ki ben çok istediğim için. belki bu süreç onun varlığı açısından da bir ilerleme olacak, bakalım, göreceğiz...

11 Şubat 2009 Çarşamba

içimdeki heyecanlar

evet yılbaşından beri evde yatma modumumdan çıkmaya çalıştım ama yatakiçi yaşamımdan bir türlü vazgeçememiştim. hala da tam anlamıyla sıyrılmış da sayılmam gerçi. ama yine de iyi gelişmeler var. hangi akıllı adam, bu soğuk kış günlerinde sıcacık evinde oturup ders çalışmak varken kalkar da kütüphaneye gider, işte ben. denedim, olmuyor, bir kitabın yüzünü bile açamadım bir buçu ayda, ama iki gündür kütüphaneye gidip mesyai gibi, oturup dersimi çalışıyorum, pek de verimli oluyor. tabi bu durum vicdan azaabında azalmaya da yol açtığından, iki gündür daha bir huzurlu dolaşıyorum. tabii içimde bir de bitmek bilmeyen bir viyana heyecanı var, vakit uzadıkça, şu kabul mektubu gelmedikçe, içim içimi yiyor, heyecanım da katlanarak artıyor. bu sefer olacak dedim, ama bir aksilik çıkmasından da korkmuyordeğilimyani. bakalım bu hafta içinde akla kara belli olacak. ve hayat adına işte en sevdiğim süreçlerden birini yaşayacağım, kaderimi ben belirlemiş olacağım =) nasıl mı, işe tercihlerimi tamamen kendim yaparak, daha önce de yaptım bunun gibi şeyler ve bunu yapmayı seviyorum. milyonlarca olasılıktan bir tanesini gerçekleştireceğim ve bakalım hayatım bub sefer nerelere evrilecek...

04 Ocak 2009 Pazar

yalnızlığımın doruklarında, melodinin havadaki tınıları arasında savruluyorum. bir o yana bir bu yana savruluyorum ve başım her zamankinden daha ağır geliyor bedenime. hayatımı yönetenin kalbim mi yoksa beynim mi olduğunu sorguluyorum bir kez daha. birçoklarının ilaç kullanıp tedavi görmelerine sebep olan tüm saçma duyguları yaşıyorum ve nasıl oluyor da hiçbir şey kullanmamama rağmen yine de ayaktayım? müzik dışında tüm sesler dayanılmaz geliyor ve kendimi tutuyorum sevdiklerimi kırmamak için. tam böyle bir anda kalp atışlarım hızlanıyor ve ne yapacağımı bilemiyorum; koşmak, kaçmak belki çok uzaklara... gerçekten bu mu yapmak istediğim? dört gündür çıkmadığım odam başımı döndürüyor, çıkmak istiyorum ama yapamıyorum. her zamankinden farklı olarak yalnız olma isteğim yalnız olmama isteğime baskın çıkıyor. ya da bu kurduğum cümleye ben bile inanmıyorum. neyse okumam gereken şeyler var. bazen bunalım yapmak bile lükse kaçabiliyor

01 Aralık 2008 Pazartesi

1aralık dünya aids günü


bu günü neden bu kadar önemsiyorum? çünkü hiv/aids, toplumların farklılıklarla olan ilişkisinin en tipik örnekerinden birisi bana kalırsa. insanlar farklılıklarla yaşamaya neden bu kadar kapalılar? neden normal ve anormal kavramları var? neden herkes birbirini olduğu gibi kabul edemiyor bir türlü? sorulacak o kadar soru var ki bunun üzerine... toplumların bu davranış biçimleri de sistemin bir parçası. sistem bunu istiyor, farklılıkları yaratıyor ki, insanlara "kötü" bir örnek gösterebilsin. tıpkı dindeki "günah" kavramı gibi... oysa bilinç seviyesi yüksek insanlar olsa, sosyal sorumlulğu yüksek insanlar olsa, ne günah kavramına ne de kötü kavramına ihtiyaç kalacak. evet bu kavramlar olacak, ama doğruyu bulmanın yöntemleri bunlar olamayacak.
belki ütopik düşünüyorum yine her zamanki gibi, ama bunu yapmadan edemiyrum. her şey daha iyi olabilirdi diye düşünmeden demiyorum. bir kere hepimiz insanız ve hemen hemen benzer duygulara sahibiz, beni üzen bir şey bir diğerini de bir derecede üzüyordur ne bileyim, böyle düşünüyorum. insanların umursamazlığı, farkındasızlığı beni deli ediyor, bir şeyler yapmak istiyorum, ama ne yapabilirim bilmiyorum... hatta, öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, duyarlı olmanın alay konusu edilebileceği bir dönem. gençsen, gezip tozmalısın, yıkıp dökmelisin vs. anarşizmin bile yıkıp dökmek olarak algılandığı bir toplumun içindeyiz, ezbere dindarların bulunduğu bir toplum... çeşitli çağrışımlarla konudan konuya atlıyorum ama. böyle şeyler düşünüyorum işte. aids olmak veya herhangi bir başka hastalık, ne fark eder ki hepimiz insan değil miyiz? bence insanların unuttuğu nokta da bu...insan olduklarını unutuyorlar. ve sistemin oyunlarına yenik düşüyorlar. kaç kişi yaşadıklarını sorguluyordur ki? günümüzde bir çok insanın derdi, çok parra kazanıp, kalitesiz ama markalı ürünleri satın almak, pahalı semtlerde oturmaya çalışmak, çocuğu okulda görüp de özendi diye bir ay aç kalıp ona pahalı bir bot almak vs... saymakla bitmeyecek şeyler. bu kavga niye insanlık? nereye yetişeceksin? hayatı ıskaladığının farkında değil misin? senin hayattaki asıl amacın ne?
offf darlanıyorum, zaten kafamda dönüp duran ve beni sosyalfobik bir hale getiren düşünceler bunlar...artık sadece eleştiren taraf olmaktan da sıkıldım. bir şeyleri değiştirmek lazım ama nasıl???
daha yazacak çok şey var da, aynı kapıya çıkar hepsi, gereksiz uzatmak anlamsız...son söz olarak, hepimizin aids günü kutlu olsun ve bana bir şey olmaz demeyin...

This page is powered by Blogger. Isn't yours?

Kaydol: Kayıtlar [Atom]